Sessizlik Anlaşması: 104. Kilometre
Sessizlik Anlaşması: 104. Kilometre
Sileceklerin cama vuran o ritmik, boğuk sesi dışında arabanın içinde ölümcül bir sessizlik vardı. Ankara’dan çıkalı neredeyse iki saat olmuştu ve Kızılcahamam’ın o karanlık, virajlı yollarında fırtına göz açtırmıyordu. Zifiri karanlığı sadece arabamın farları yırtarken, yan koltuğumda oturan kadının varlığı, dışarıdaki fırtınadan çok daha büyük bir tehlikeydi benim için.
Melis… En yakın arkadaşım Can’ın, uğruna her şeyi göze aldığı nişanlısı.
Arabası yolda kaldığında, Can şehir dışında olduğu için beni araması belki de kaderin en acımasız oyunuydu. Onu o ıssız yol kenarından aldığım andan itibaren, bu daracık metal kutunun içinde hapsolmuştuk. Camlar dışarıdaki dondurucu soğuktan ve içerideki ağır havadan çoktan buğulanmıştı. Kaloriferin üflediği sıcak hava, onun üzerine sinmiş o tanıdık, kışkırtıcı vanilya ve yasemin kokusunu doğrudan yüzüme çarpıyor, her nefesimde zihnimi biraz daha bulandırıyordu.
Göz ucuyla ona baktım. Yağmurdan ıslanmış siyah, kısa elbisesi tenine yapışmıştı. Üşüdüğü için kollarını göğsünde kavuşturmuş, başını hafifçe cama yaslamıştı. Dizlerinin hemen üzerinde biten elbisesinin açıkta bıraktığı pürüzsüz bacakları, loş gösterge panelinin ışığında adeta parlıyordu. Vites değiştirirken elimin kazara onun dizine sürtündüğü o salise, ikimizin de nefesini kesmişti ama ikimiz de hiçbir şey olmamış gibi yola bakmaya devam etmiştik. Yıllardır süren bu tehlikeli saklambaç, bu gece bu arabanın içinde artık son sınırlarına dayanmıştı.
“Daha ne kadar var?” diye fısıldadı. Sesi, dışarıdaki yağmurun aksine o kadar sıcak ve titrek çıkmıştı ki, direksiyonu tutan parmaklarımın beyazladığını hissettim. “Az kaldı,” dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. Ama yalan söylüyordum. Az ilerideki virajı döndüğümde, yolun devrilen ağaçlar ve çamur yığınıyla tamamen kapandığını gördüm. Frenlere asıldım. Araba kayarak durduğunda, ikimiz de öne savrulduk.
“Neler oluyor?” dedi Melis, korkuyla bana dönerken. “Yol kapalı,” dedim. Radyodaki cızırtı dışında tek ses yağmurun tavana vuran gürültüsüydü. “Geri dönemeyiz, ilerleyemeyiz. Çamur kaymış.” Gözlerindeki o korkuyla karışık heyecanı tam o an gördüm. Aslında ikimiz de bu gece o şehre dönmek istemiyorduk. İkimiz de o yola bilerek sapmış, kendi felaketimize bilerek sürüklenmiştik. Gözlerimi ondan zorlukla ayırıp, birkaç kilometre geride gördüğüm o köhne tabelayı hatırladım.
Yarım saat sonra, zar zor yanan, harfleri dökülmüş kırmızı bir “MOTEL” neonunun altındaydık. Yağmurun altında koşarak içeri girdiğimizde, ikimiz de sırılsıklamdık. Resepsiyondaki yaşlı adamın sırıtışını görmezden gelerek anahtarı aldım. “Tek odamız kaldı,” demişti adam. “Tek yataklı.” O an Melis’e baktım. İtiraz etmedi. Gözlerini kaçırdı ve sadece alt dudağını hafifçe ısırarak yutkundu. Bu, onun sessiz kabullenişiydi.
204 numaralı odanın kapısını açtığımda, içerisi buz gibiydi ve eski ahşap kokuyordu. Kapı arkamızdan sertçe kapandığında, dünyadan, kurallardan, Can’dan ve tüm ahlaki sınırlardan tamamen soyutlanmıştık. Odanın ortasındaki o geniş, eski yatak dışında gidecek hiçbir yerimiz yoktu.
Melis, odanın ortasında durdu. Siyah elbisesinden süzülen sular halıyı ıslatıyordu. Soğuktan titriyordu ama gözleri alev alevdi. “Çok soğuk,” diye fısıldadı. Sesi o kadar kısıktı ki, dudaklarından dökülen bir itiraf gibiydi. Ona doğru bir adım attım. Aramızdaki o görünmez, yıllardır inşa ettiğimiz kalın duvar, o tek adımla paramparça oldu. “Islak kıyafetlerle durursan hasta olursun,” dedim. Sesim bana bile yabancı, derin ve emredici gelmişti.
Gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Artık o nişanlı, uysal kadın değildi. Karşımda, içindeki vahşi arzuyu serbest bırakmak için benden bir hamle bekleyen kışkırtıcı bir kadın vardı. Titreyen elleriyle elbisesinin ince askılarına uzandı. Askılar omuzlarından yavaşça kayarken, yağmur damlalarının boynundan aşağı, göğüs dekoltesine doğru süzülüşünü nefesimi tutarak izledim.
“Eğer o elbiseyi çıkarırsan…” dedim, sesimdeki tehlikeyi gizleme gereği duymadan, “…bu gece bu odadan çıktığımızda hiçbir şey eskisi gibi olmaz Melis.”
Gülümsedi. O kadar cüretkar, o kadar günahkar bir gülümsemeydi ki bu, aklımı başımdan aldı. “O zaman…” diye fısıldadı, aramızdaki son birkaç santimlik mesafeyi de kapatarak bedenini bedenime yasladığında, “…bu odadan hiç çıkmayız.”
Ellerim, sanki kendi iradeleri varmış gibi onun ıslak, soğuk tenine, belindeki o mükemmel kıvrıma yerleşti. Teninin soğukluğu saniyeler içinde yerini yakıcı bir ateşe bıraktı. Yüzünü bana kaldırdığında, dudaklarımızın arasındaki mesafe sadece milimetrelerdi. Nefesi dudaklarımı yalayıp geçerken, beynimdeki tüm uyarı zilleri sustu.
Dudakları dudaklarıma dokunduğu o ilk an, sanki yılların bastırılmış açlığı serbest kalmıştı. Yumuşak, çekingen bir öpücük değildi bu; yırtıcı, talepkar ve çaresiz bir patlamaydı. Ellerim ıslak saçlarının arasına dalarken, o da kollarını boynuma doladı ve beni kendine, o uçurumun kenarına doğru şiddetle çekti. Elbisesinin fermuarını tek bir hareketle aşağı indirdiğimde, kumaşın bedeni boyunca kayıp yere düşüşünün o hışırtılı sesi, bu gece işleyeceğimiz tüm günahların marşı gibiydi.
Onu belinden kavrayıp hızla yatağa doğru ittiğimde, dudaklarımız bir saniye bile ayrılmamıştı. Yatağın yayları gıcırdarken, onun o pürüzsüz, sıcak bedeninin üzerine tamamen kapandım. Artık ne yağmurun sesi umurumdaydı, ne de yarın sabah uyanacağımız o lanetli gerçeklik… O an sadece onun teninin sıcaklığı, boğuk inlemeleri ve bu yasak odanın duvarlarına çarpan ihtirasımızın sesi vardı.
Yorumlar 0
Düşüncelerini paylaş — anında listelenir.
İlk yorumu sen yap.